
40 yıl geçti, daha dün gibi. kırk yıl önce bugün evlenmişlerdi.kadın herzamanki gibi erken kalkmıştı, kocasını 40 yıl boyunca kahvaltı yapmadan evden göndermemişti. Artık dişleride azalmıştı. kendi kendine söylendi kırk yıl geçti bir defa bile ekmeğin yumuşak tarafını yemedim. bugün yersem herhalde alınmaz dile kolay tam 40 yıl.. sofraya oturdular kapıcının getirdiği sıcak ekmeği kadın böldü ve sert tarafını kocasının önüne koydu. adam hayret etti yüzünün şekli değişti. kadın çok pişman olmuştu.. ama geri dönüş yoktu. dedi ki
Babası çocuğunu pet shopun kapısına bıraktı.
FİNCAN TAKIMI

Yırtık pırtık paltolar giymiş iki çocuk
kapımı çaldılar: "Eski gazeteniz var mı bayan?"
Çok işim vardı. Önce hayır demek istedim ama ayaklarına
gözüm ilişince sustum. İkisinin de ayaklarında eski sandaletler
vardı ve ayakları su içindeydi. "İçeri girin de, size kakao yapayım"
dedim. Hiç konuşmuyorlardı. Islak ayakkabıları halıda iz bırakmıştı.
Kakaonun yanında reçel, ekmek de hazırladım onlara, belki dışarıdaki
soğuğu unutturabilir, azıcık da olsa ısıtabilirdim minikleri. Onlar şöminenin
önünde karınlarını doyururken ben de mutfağa döndüm ve yarıda bıraktığım
işlerimi yapmaya koyuldum. fakat oturma odasındaki sessizlik dikkatimi çekti
bir an ve başımı uzattım içeriye. Küçük kız elindeki boş fincana bakıyordu...
Erkek çocuğu bana döndü "Bayan, siz zengin misiniz?" diye sordu. Zengin mi?
"Yo hayır!" diye yanıtlarken çocuğu,gözlerim bir an ayağımdaki eski terliklere
kaydı. Kız elindeki fincanı tabağına dikkatle yerleştirdi ve "Sizin fincanlarınız,
fincan tabaklarınız takım" dedi. Sesindeki açlık, karın açlığına benzemiyordu.
Sonra gazetelerini alıp çıktılar dışarıdaki soğuğa. Teşekkür bile etmemişlerdi
ama buna gerek yoktu. Teşekkür etmekten daha öte bir şey yapmışlardı.
Düz mavi fincanlarım ve fincan tabaklarım takımdı.Pişirdiğim patateslerin
tadına baktım. Sıcacıktı patatesler, başımızı sokacak bir evimiz vardı,
bir eşim vardı ve eşimin de bir işi... Bunlar da fincanlarım ve fincan
tabaklarım gibi bir uyum içindeydi. Sandalyeleri şöminenin
önünden kaldırıp, yerlerine yerleştirdim. Çocukların
sandaletlerinin çamur izleri,halının üzerindeydi
halâ. Silmedim ayak izlerini. Silmeyeceğim
de. Olur unutuveririm ne denli zengin
olduğumu...
BIRAKIP DA GİDENE...

Burnu bir karış havada, gözü yükseklerdeydi ben onu sevdiğimde.
Hele hele benim aşkımı yerden yere vurup, nasıl kırmıştı kalbimi zalim.
Dudaklarından dökülen acı sözleri; öyle ki, bugün bile unutamadım.
Ne tebessümdü o , zehirden beter. Her olayda içim paramparça,
gözlerim ağlamaktan kıpkırmızı olurdu. Yorgun düşerdim onsuz geçen,
onunla dolu, koyu siyah gecelerden. Pişmanlıktan kendime lanetler eder,
sevgimi söylediğim günü düşündükçe, kaleme sarılıp yazardım ona nefretin
aşkla kucaklaştığı o uzun mısralarımı. Derdim ki; alın yazımdı,
onbeşimin çocuksu aşkıydı. Nasıl da gülerdi canı istedi mi...
En anlamlı bakışlarıyla önce ümitlendirir, ardından bir uçurumun kenarına
yapayalnız bırakır giderdi. Ben çaresiz, ben yorgun,
ben bıkkın bu sevdadan. Ah bilirdi o insafsız,
diri diri yanardım o böyle yaptıkça... Şubatın buz gibi kasvetli soğuğunda;
onda ne bulduğumu bugün bile bilemem. Ama o günlerde hayatımın amacı,
varolma gibi gelirdi bana. Çocukluk mu, yoksa gençliğimin
safça tutkusu muydu bu kölesiye bağlanış,
içten içe kopan fırtınalar,bu delice yakarış? Kimbilir, belki de
sevilmeye muhtaç bir kalbin bitmek bilmeyen kaprisi...
Ondan hiçbir şey istememiştim. Sadece sevgi... Evet, şimdi yıllar sonra ben,
onu düşünüyorum ilk defa kucağımda resimler, hatıralarla.
Hava yine soğuk, yine kasvetli gözleri gözlerimde yine
sevgi, derin yüreğimde. Unuttum sanırdım, meğer aldanmışım,
ağladım saatlerce. Bu onun "ölüm yıldönümü"dür.
17'sinde toprakla kucaklaşan, o zalimin hikayesidir anlatılan.
Bir melodidir kırık, umutsuz...Doldururken sensizlik o an odayı
gönlüm hala boş, kafam yine dumanlı.Bir feryat yankılanmıştı acı dolu
tam 15 yıl önce bugün bomboş kırlarda.Deli gibi koştum sınıfa, sırası boştu.
Benim kadar çaresizdi her köşe. Kendi kendime konuşarak
yaklaştım sırasına;
"Sen ölemezsin; canımsın, sevgimsin, emelimsin
Dileğince nefret et, alay et duygularımla Kızmam sana
Ama ne olur bir yalan olsun, acı bir şaka.
Evet, evet beni üzmek için yapıyorsun.
Herşeyini özledim...
Allahım son defa göreyim yeter bana"
Bu sensiz yakarış defalarca sürmüştü ta ki, ölümün o sinsi kokusunu
içimde duyana kadar. Hıçkıra hıçkıra ağladım,
sıraya kazıdığın ismini öptüm. Sonra, ona ait birşeyler bulmak için
aradım her köşeyi...Yalnızca buruşturulmuş bir sayfa,
rengi solmuş. Yazı, onun yazısı. Bir mektuptu, özenilerek yazılmış,
belki de çok emek verilmiş her satırına...
Çok şaşırdım, mektup bana hitabendi. Korkakça, kaybolmasından korkarak,
acıyla okudum her cümleyi kalbimde büyüyen bir özlemle...
Hele hele o ilk satırı... Öyle ki, bugün bile unutamam,
okudukça ağlarım.
"İnsan sevdiğini yerden yere vururmuş
bir tanem, AFFET BENİ !!!..."
O gün hava çok kotuydu.. durmadan gök gurluyor, bardaktan
boşanır gibi yağmur yağıyordu.... küçük kız yine de her sabahki gibi annesinin sesiyle uyanmış, kahvaltısını etmiş ve her gün yürüyerek gittiği okuluna doğru
yola koyulmuştu... ancak gökyüzünde şimşekler birbiri ardına ve o kadar gürültüyle çakıyordu ki, küçük kızın annesi "yavrum bu havada yolda yürürken
korkmasın?" diye telaşlandı.. arabasına atladığı gibi yolda kızını aramaya başladı.... derken bir baktı, küçük kızı az ilerdeydi.. minik minik adımlarla yürüyor,ama ne zaman şimşek çaksa durup gökyüzüne bakıyor ve gülümsüyordu..... annesi önce bir anlam veremedi ama kızın niye böyle yaptığını çok merak etmişti, nihayet arabayla ona yaklaşıp sordu: "Yavrum hiç korkmadın mi bu havada yalnız yürümekten...? Hem ne zaman simsek çaksa durup yukarı bakarak öyle napiyorsun...?"
Küçük kız cevap verdi:
"Gülümsüyorum... çünkü Tanrı fotoğrafımı çekiyor..."